Gençlik çoğu zaman gelecek, potansiyel, enerji, umut gibi kavramlarla birlikte anılıyor, ancak bugünün gençliğini yalnızca bu kavramlarla tarif etmek eksik kalıyor. 2026 itibarıyla gençler, bir yandan hızlı teknolojik dönüşüm, ekonomik belirsizlikler ve değişen iş dünyasıyla karşı karşıyayken, bir yandan da kendilerine anlamlı bir yaşam ve güvenli bir gelecek kurmaya çalışıyor. Bugün iyi olabilmek, güvende hissedebilmek, gelişebilmek ve seslerinin duyulduğunu görmek istiyorlar.
Güvence Arayan Bir Kuşak
Gençlerle ilgili ne çok genelleme yapılıyor. Çok seçiciler, sorumluluk almak istemiyorlar, sabırsızlar, sık sık iş değiştiriyorlar… Oysa araştırmalar daha farklı bir tablo çiziyor.
2026’da Deloitte‘un 44 ülkede 22 binden fazla gençle yaptığı Gen Z and Millennial araştırması, gençlerin kariyer kararlarını üç temel unsur üzerinden şekillendirdiğini gösteriyor: Ekonomik güvence, anlamlı bir yaşam ve iyi olma hali. Genç kuşakların öncelikleri değiştikçe şirketlerin de gençlerin değer verdiği çalışma kültürünü kurmak üzere yeni bir yaklaşım geliştirmeleri bekleniyor.
Araştırmanın dikkat çekici bulgularından biri şu: Gençlerin küçük bir kısmı kariyer hedefi olarak üst düzey yöneticiliği görüyor. Bunun yerine öğrenebilecekleri, gelişebilecekleri ve yaşam dengelerini koruyabilecekleri alanlara yöneliyorlar. Bu durum çoğu zaman motivasyon eksikliği olarak yorumlansa da aslında değişen başarı tanımına işaret ediyor. Halbuki gençler, kendilerini tüketen sistemlerde var olmak istemiyor. Uzun çalışma saatlerini, sürekli performans baskısını ya da yalnızca verimlilik üzerinden tanımlanan başarıyı sorguluyorlar.

Sahadan Neler Öğreniyoruz?
Gençlerle yürüttüğümüz programlarda, atölyelerde ve kariyer buluşmalarında fark ediyoruz ki, gençler birbiriyle çelişen yapısal beklentiler arasında sıkışmış durumdalar. Hem deneyim sahibi olmaları bekleniyor hem de bu deneyimi inşa edebilecekleri alanlara erişimde engellerle karşılaşıyorlar. Kendilerini geliştirmeleri teşvik ediliyor, ancak hata yapmanın tolere edildiği, pratik odaklı gelişim ortamları oldukça sınırlı. Toplumsal katılım süreçlerinde ise genellikle dinleyici rolüyle sınırlandırılıyor, fikirlerini somut çıktılara dönüştürebilecekleri mekanizmalara dahil edilmiyorlar.
Bu gözlemler ışığında, gençlerin asıl ihtiyacının yeni bir teorik bilgi aktarımından ziyade öğrendiklerini test edebilecekleri uygulama alanları olduğunu görüyoruz. Sorumluluk alabilecekleri, birlikte üretebilecekleri ve sonuçlarını bizzat gözlemleyebilecekleri projelere ihtiyaç duyuyorlar. Sahada gördüğümüz kadarıyla özgüven, sürecin içinde aktif rol alma, ve hata yapmanın mümkün olduğu alanlarda kendini sınama deneyimiyle güçleniyor.
Gençlerden gelen temel talep, birer uygulayıcı olmanın ötesine geçerek sürecin paydaşı olmaya dair. Katılımın yalnızca görüş bildirmekle sınırlı kalmadığı, tasarım ve karar aşamalarını da kapsadığı deneyimler aidiyet duygusunu doğrudan güçlendiriyor.
İyi Olma Hali Bir Yan Hak Değildir!
Yıllar boyunca gençlerden dayanıklı olmaları, rekabet etmeleri ve sürekli performans göstermeleri beklendi. Gelinen noktada gençlerin iyi olma hali bireysel çabanın sınırlarını aşıyor, doğrudan toplumsal refahın ve ekonomik adaletin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Küresel araştırmalar gençlerde stres ve kaygının önemli ölçüde arttığını ortaya koyuyor. Özellikle ekonomik güvencesizlik, gelecek belirsizliği ve iş yaşamına dair baskılar, gençlerin esenliğini doğrudan etkiliyor. Finansal olarak güvende hisseden gençlerin yaşam memnuniyetinin çok daha yüksek olduğu görülüyor.

Bu noktada biz de şu soruları soruyoruz:
- Gençlere, sadece hayatta kalma mücadelesi vermeyecekleri kadar sağlam bir ekonomik ve sosyal güvence zemini sunuluyor mu?
- Yalnızca performansları mı ölçülüyor, yoksa potansiyellerini keşfedecekleri güvenli gelişim alanları yaratılıyor mu?
- Hata yapmanın bedelinin ağır olduğu bir rekabet ikliminde mi yaşıyorlar, yoksa öğrenmenin teşvik edildiği kapsayıcı bir topluma mı aitler?
- Çevresel ve toplumsal sorunların çözümünde kendilerini karar verici birer paydaş olarak görebiliyorlar mı?
Türkiye’de Genç Olmak: Fırsatlar Kadar Kırılganlıklar da Var
Türkiye’de gençlik deneyimini konuşurken eşitsizlikleri ve yapısal kırılganlıkları da görmezden gelemeyiz. OECD verilerine göre Türkiye ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin (NEET) oranında en yüksek ülkeler arasında yer alıyor. Başka bir ifadeyle önemli bir genç nüfus ne eğitim sistemine ne de çalışma yaşamına tam anlamıyla dahil olabiliyor.
Bu tabloyu yalnızca ekonomik bir gösterge olarak okumak eksik kalır. Karşımızda yapısal eşitsizliklerin derinleşen sonucu ve gençlerin özgüvenini ve aidiyet hissini aşındıran bir süreç var. Eğitimde ya da istihdamda yer bulamamak, zamanla toplumsal katılımdan uzaklaşmayı da beraberinde getirebiliyor. Böylece belirsizlik, bir sonuç olmaktan çıkıp kendini yeniden üreten bir döngüye dönüşüyor.
Bugün gençlere nasıl deneyim alanları sunduğumuz, karar süreçlerine ne ölçüde dahil ettiğimiz ve gelişimlerini nasıl desteklediğimiz yarının toplumsal ve ekonomik yapısını da doğrudan şekillendirecek.
Sürdürülebilirlik Adımları Derneği 🌻 [email protected]

